Özlemlerim



PIC_0116Beyrut’taydım Barış İçin!

 
Lübnan için hayatımızdan bir-iki saat ayırıp onlara destek olacak kadar samimi miyiz duygularımızda? Bir ağ oluşturabilir miyiz?
 
Beyrut’taydım. Geçen sene Eylül ayında, barış için 400 km’ye yakın bisiklete bindik. Tüm dünyadan yaşları 19 ila 70 arasında değişen 300′e yakın kadın, tek bir yürek oradaydık. Bir şeyler yaptığımızı zannediyordum. İyi bir şeyler yaptığımıza inanıyordum. Hepimiz inanıyorduk buna. Aradan yaklaşık bir sene geçti. Çiçekler içinde bıraktığım Beyrut’tan çocuk ağlamaları, insan çığlıkları ve bomba sesleri yükseliyor şimdi.
Geçen sene 14 Eylül akşamı, Ortadoğu’da barış isteğimizi duyurmak üzere düzenlenen bisiklet turunda ülkemizi temsilen 11 kişi, başlangıç noktamız olan Beyrut Uluslararası Havaalanı’na -şimdi yerle bir olan- inmiştik. Büyük bir merak ve heyecan vardı hepimizde. Kitaplardan öğrendiğimiz, Ortadoğu’nun incisi dedikleri Beyrut nasıl bir yerdi? İnsanları nasıldı? Sokakları nasıldı? Kafamızda bir sürü soruyla pasaport kontrolünü geçtikten sonra şaşkın şaşkın, bakışlarımız şimdi ne olacak gibisinden etrafı tararken iri, kırmızı yanaklı bir adam aksanlı İngilizcesiyle oldukça sempatik, yanımıza yaklaştı. Adı Jawad. Lübnanlı. Barış turumuzun teknik organizasyonundan tamamen o sorumluymuş.
Jawad, havaalanından otele kadarki yarım saatlik yolculuğumuzda bıkmadan tüm sorularımızı yanıtladı. Sürekli gülen yüzü ve kendinden emin konuşması hepimizi rahatlatmış, ilk gerginliğimizi üstümüzden atmıştı. Beyrut’un ana caddelerinden biri olan Hamra Caddesi’ndeki Otel Le Marley’e yerleştiğimizden tamamen emin olunca bir sonraki gün görüşmek üzere bizden ayrıldı.
Her yerde asker
Ertesi gün hepimiz için Beyrut’u keşif günüydü. Beyrut sokaklarında ilk dikkatimi çeken şey, her yerde asker olmasıydı. Hemen hemen her köşe başında bir asker bekliyordu. 14 Şubat 2005′te düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybeden Lübnan eski başbakanı Refik Hariri’nin mozelesini ziyarete gittiğimizde etrafta neden bu kadar asker olduğunu da öğrendik. Suikastin ardından özellikle Beyrut’ta geniş güvenlik önlemleri alınmıştı. Beş kez üstüste Lübnan’da başbakan seçilen Hariri’nin, 1990′da iç savaşın sona ermesinin ardından Ortadoğu’da bitmek bilmeyen çatışmalara rağmen, yabancı yatırımcılar ve sürgündeki Lübnanlıların ülkesinde yatırım yapması için güven telkin etme çabaları ve Lübnan’da yarattığı olumlu değişiklikler, onun halk tarafından çok sevilen bir devlet adamı olmasını sağlamış.
Beyrut sokaklarında ilerledikçe dikkatimi çeken şeylerin sayısı artıyordu. Caddelerin büyük bir kısmı yepyeni modern binalarla -mermi, bomba ve neyle açılabileceğini bilemediğim, insanın yüreğine korku salan o kocaman deliklerle- iç savaştan kalmış binaların garip beraberliğini yansıtıyordu. Binalar da insanlar gibi diye geçirdim içimden. Kimisi makyaj yaparak kapattığını düşünüyor yaralarını, kimileri içinse artık makyaj yapmak bile mümkün değil. Yaralar kapanmayacak kadar büyük. Onlar da umutla çocuklarını yetiştiriyorlar, barış içinde yaşayacaklar diye sevinerek. İşte onların çocuklarını da vurdu bombalar. Oysa böyle olacağını hiç düşünmemişlerdi. Kötü günleri arkada bıraktık diyerek geleceğe umutla çevrilen yüzler yine kan içinde kaldı.
Anlayamadığım çok şey oluyor, politik olarak. Dönüp Lübnan tarihine baktığımda 1975′te başlayan iç savaş döneminde Suriye’nin -yardım amaçlı?- Lübnan’a girmiş olduğunu hatırlıyorum. Yaklaşık 15 yıl süren iç savaş sonunda Suriye’nin askerlerini çekmesi beklenirken sonuç hiç de beklendiği gibi olmamıştı. Halk, son dönemlerinde Suriye’nin Lübnandaki askerlerini çekmesi yönünde politika yürüten Hariri’nin öldürülmesinden Suriye’yi sorumlu tutuyor. Beyrut sokaklarında pek çok duvarda sprey boyalarla yazılmış “Suriye evine dön!”, “Katil Suriye!” gibi sloganlarla karşılaşmanız mümkün.
Şu anki duruma döndüğümüzde Lübnan, Suriye, İran, İsrail, ABD arasındaki ilişkileri anlayabilmem benim açımdan mümkün görünmüyor, gerçi kendilerinin de bu ilişkileri anladığını pek zannetmiyorum. Şu günlerde sivil katliamına dönüşen Beyrut’taki bombalama olaylarına baktığımda kafam cidden karışıyor. Çocukken bir oyun oynardık: “Kim, kiminle, nerede, ne yapıyor, kim görmüş?” Her çocuk bir başlığın altına bir şeyler uydurur, yazardı. Sonunda saçma sapan cümleler çıkardı ortaya, çok gülerdik. Burada başlıkların altına uydurmadan, politik tarihe bakarak somut bir şeyler koymaya çalıştığımda çocukken güldüğümüz cümlelerden daha saçma şeyler çıkıyor ortaya, ama maalesef bu sefer gülemiyorum.
Şehirde merak içinde oradan oraya dolaşırken, ara sokaklardan birinde çocuk yuvasına benzeyen bir bina dikkatimi çekti. Rahatsız eder miyim kaygısını taşıyarak yavaşça yaklaştım kapıya. “Merhaba” diye seslendim. -Onlar da “Merhaba”yı kullanıyorlar tabii- Kapıdan kafasını uzatan yaşlı bir teyze, benim yabancı olduğumu anlayınca içeri buyur etti. Bina çocuk bakımeviymiş. İçeride yaklaşık 10 kadar çocuk, kimi oyun oynuyor kimi televizyon seyrediyordu. Kısa süren bir tanışma faslından sonra İngilizce bilen bir iki ebeveyn sayesinde çok sıcak bir ortam oluştu. Bir konudan girip diğerinden çıkarken, etnik yapıdaki çeşitliliğin sorun yaratıp yaratmadığı konusundaki soruma ilginç bir yanıt geldi Waleed’den: “Bizi kendi kendimize bıraksalar, hiçbir sorunumuz yok aslında. Ama bırakmıyorlar dostça yaşayalım. Mutlaka birileri çıkarları doğrultusunda provokasyon yapıyor.” Bu düşüncesine rağmen, yurtdışına bir hayli göç veren Lübnan’da gelecekten umutlu, çocuklarını olabildiğince iyi yetiştirmeye çalışıyordu Waleed.
Şimdi aklım, bakımevinde birlikte oyun oynadığım çocuklarda, 10 gün boyunca gülümsemesini bir kere bile yüzünden eksik etmeden 300 kadının sorunlarıyla teker teker uğraşan Jawad’da, ülkemi terk etmeyeceğim diyen umut dolu genç adam Waleed’de ve isimlerini hatırlayamadığım diğer güzel insanlarda. Nasıl olduklarını merak ediyorum. Haberleri her seyredişimde, her kötü haber alışımda Beyrut’tan, içime bir acı çöküyor. Bir şeyler yapabilsem diyorum. Bir şeyler yapabilsem.
Bir fikir gelmişti aklıma belki yararı olur diye düşünüp Waleed’e e-posta gönderdim. Onları merak ettiğimi ve yapabileceğim bir şey olup olmadığını sordum, utanarak. Fikrim kısaca şuydu: Şu durumda bireyler olarak bizim yapabileceğimiz en iyi şey oradaki insanlara yanlarında olduğumuzu hissettirmek, manevi bir güç vermek. Lübnan ve Türkiye’deki gönüllülerle oluşturulacak bir site aracılığıyla onların çığlıklarını bizlere ve dünyaya duyurmak, acılarını paylaşmak. Çok zor günler yaşayan, seslerini kimseye duyuramayan sivil halkın sesi oluruz böylece belki. Bizler, ölümün nefesini birebir yaşayanlardan duyduğumuz zaman, her şey daha farklı görünecektir eminim. Daha gerçek, daha hayatımızın içinde. O zaman bir şeyleri değiştirebilecek duygulanıma belki hep beraber sahip oluruz. Belki ilk kez bir insanın, belki insanların hayatını değiştiriz sevgiyle.
Waleed’in gönderdiği e-posta oldukça etkiledi beni. Fikri çok beğenmiş ama yapılabileceğine güvenmiyor. “İnsanlar bizi neden önemsesinler ki, onların hayatı devam ediyor” diyor. Arkasından haklı olarak biraz da Türkiye’ye sitem etmiş. “Yanımızda olduklarını söyleyen büyük devletler nerede?” diye soruyor? Ben de soruyorum kendime ve de sizlere; “Onlar için hayatımızdan bir-iki saat ayırıp onlara destek olacak kadar samimi miyiz duygularımızda? Beraber böyle bir ağ oluşturamaz mıyız sevgimizle, emeğimizle?”
* Manevi Destek fikirinin gelişmesi ve uygulanabilmesi için katkıda bulunabilecek olanlar için adres: http://groups.yahoo.com/group/lubnanicinelele
 
 
23.07.2006
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6072 


Leave a Reply